Toplumun Ekopolitik Gerçekliği: Asgari Ücret, Yaşam Pahalılığı ve Siyasi Tercih

Değerli Okurlar

Ekonomik yaşamın giderek daraldığı, enflasyonun sınır tanımadan yükseldiği koruması  ve gelirin her ay biraz daha eridiği bir dönemde, asgari ücret artık sıradan bir gelir kalemi değildir. Bu coğrafyada asgari ücret, insanların yaşam standardını, ekonomik beklentilerini ve siyasete yönelik güvenini belirleyen temel göstergelerden birine dönüşmüştür. Çünkü kötü yönetilen ekonomi, yanlış politik tercihler ve plansız kamu uygulamaları, toplumun günlük yaşamını doğrudan etkileyen bir baskı yaratmıştır. Bu baskının sonucunda asgari ücret; ekonomi ile siyasetin tam kesiştiği noktada, bir ülkenin yönetilebilirliğini ölçen bir barometre haline gelmiştir.

Bugün yaşanan sorunların kaynağı ücretler değil; ekonomiyi yönetemeyen siyasal tercihlerdir. Enflasyonun yükselmesini sağlayan unsurlar bellidir: dışa bağımlı para sistemi, üretime dayanmayan ekonomi, dağınık kamu harcamaları, disiplinli maliye politikalarının uygulanamaması ve günlük siyasi hesaplarla ertelenen yapısal reformlar. Buna rağmen yürütmenin başında bulunan siyasi otoritenin bu tabloyu “ücret artışlarının yarattığı enflasyon” gibi göstermeye çalışması, bilimsel olarak hatalıdır hem de toplumun yaşadığı gerçekliği yok saymaktadır.

Ekonomiyi yönetemeyen siyaset, krizin maliyetini kamunun üstlenmesi gerekirken özel sektörün ve emekçinin üzerine yıkmaktadır. Bu yaklaşım, kamu maliyesindeki zaafların faturasını insanların mutfağına, kiralarına, ulaşım harcamalarına ve yaşam standardına yansıtmaktadır. Asgari ücretin her artışında yaşanan tartışmalar da bu tabloyu açıkça göstermektedir. Ücret artışıyla yaratılan görüntü, aslında kaybın bir kısmının telafisinden ibarettir; refahı büyüten bir adım değildir. Çünkü enflasyon para birimi odaklı türkiyede  farklı  kuzey kıbrısta dahada yüksek olması,ücretler yürümekle yetinmektedir ve bu nedenle yapılan artışlar, toplumun reel yaşamında karşılık bulmamaktadır.

Bu ekonomik gerçekliğin siyasi sonuçları kaçınılmazdır. Ekonomi yönetilemediğinde toplumun günlük yaşamı da kontrol edilemez hale gelir. İnsanlar ay boyunca harcamalarını planlayamaz, birikim yapamaz, geleceğe dair öngörü geliştiremez. Böyle bir ortamda siyaset doğal olarak umut, güven ve istikrar üzerinden değerlendirilmeye başlanır. Sandığa yansıyan tercih, partiler arasındaki rekabetten çok, ekonomik yükün hangi yönetim altında daha az hissedileceği algısıyla şekillenmelidir. Geçim mücadelesi büyüdükçe seçim davranışı da ekonomik gerçekliğin bir uzantısı haline gelmiştir.

Bu noktada sorulması gereken temel soru şudur.
Asgari ücret artışlarıyla yaratılan görünür refah söylemi mi belirleyicimidir?                          Halkın mutfakta, pazarda, kirada yaşadığı gerçek yaşam standardımı?

Ekonomi ile siyaset arasındaki bu ilişkinin doğru anlaşılması gerekir. Çünkü bugünkü tablo, ekonomik gerilemenin yalnızca bireylerin gelirini değil, aynı zamanda siyasal duruşlarını, geleceğe dair beklentilerini ve yönetimden duydukları memnuniyeti yada memnuniyetsizliği doğrudan biçimlendirdiğini göstermektedir. Asgari ücret, işte tam da bu nedenle yalnızca bir maaş değildir; bir ülkenin ekonomik kapasitesinin, yönetim becerisinin ve toplumun yaşam kalitesinin aynasıdır.

Ekonominin Yönetilememesi, Çöküşün Toplumsal Yansımaları ve Asgari Ücretin Siyasallaşması

Ekonomiyi yönetme kapasitesinin zayıfladığı dönemlerde toplumun üzerinde oluşan baskı, yalnızca gelir kaybıyla sınırlı değildir. Ekonominin bozulması, toplumsal yapının tüm katmanlarına yansıyan bir kırılganlık yaratır. İşte bugün Kuzey Kıbrıs’ta yaşanan tam olarak budur. Enflasyonun sürekli tırmanması, hayat pahalılığının denetlenememesi ve kamu maliyesinin zayıflaması, toplumun günlük yaşam ritmini bozmuş; siyasal düzenin de istikrarsız bir zemine kaymasına neden olmuştur.

Asgari ücretin tartışıldığı her dönem, aslında bu yönetilemez durumun görünür hale geldiği bir pencere açmaktadır. Ücret belirleme süreçleri, bilimsel ve ekonomik göstergelere değil; kısa vadeli siyasi hesaplara ve kamuoyu baskısını azaltmaya yönelik hamlelere dayandırıldığında sonuç her zaman aynıdır. Toplum daha fazla yoksullaşır, alım gücü azalır, ücret artışları ise kağıt üzerinde kalır.

Ekonomik göstergeler açıkça şunu söylemektedir.
Enflasyonun nedeni ücretler değildir, enflasyon ücretleri aşındırmaktadır.
Bu nedenle asgari ücret artışı, toplumun yaşadığı kaybı telafi edemez. Çünkü bir tarafta hızla yükselen fiyatlar, diğer tarafta siyasi iradenin yönetmekte zorlandığı ekonomi vardır.

Hükümetin bu tabloyu yönetmek yerine, sorumluluğu özel sektöre ve emekçilere yüklemesi, ekonomik gerçeği daha da ağırlaştırmaktadır. Kamu maliyesinin güçlendirilmesi gerektiğinde bile tercih edilen yol, vergi adaletinin sağlanması, üretim kapasitesinin artırılması ya da mali disiplinin sağlanması değildir. Bunun yerine, kamu harcamalarındaki plansızlık devam ederken, asgari ücret üzerinden oluşan baskının özel sektöre aktarılması tercih edilmektedir. Bu yaklaşım, ekonomik açıdan olduğu kadar sosyal açıdan da sürdürülebilir değildir.

Toplum bu süreçte yalnızca gelirini değil, geleceğe dair güven duygusunu da kaybetmektedir. Ay sonunda faturalarını ödeyip ödeyemeyeceğini bilmeyen bir toplumun uzun vadeli bir plan yapması mümkün değildir. Bu durum yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyo-psikolojik bir erozyon yaratmaktadır. İnsanlar, sürekli artan fiyatlar karşısında bir adım atamamakta, harcamalarını kısarak yaşam kalitesinden ödün vermekte ve gelecek planlarını ertelemektedir. Ekonomiyi yönetemeyen siyasi yapı, böylece toplumsal hayatta bir güvensizlik ve belirsizlik atmosferi yaratmaktadır.

Bu ekonomik belirsizlik, siyasetin dilini ve yönünü de belirlemektedir. Vatandaş, herhangi bir ideolojik tartışmadan önce cebindeki paraya bakmaktadır. Hangi yönetim bu yükü hafifletecek? sorusu, Hangi parti hangi ideolojiyi savunuyor? sorusunun önüne geçmiştir. Çünkü güvenceden yoksun bir ekonomik yapı, siyasal tercihleri rasyonellikten değil, hayatta kalma refleksinden beslemektedir.

Bütün bu tablonun ortasında asgari ücret, yalnızca bir gelir unsuru değil, toplumun karşılaştığı ekonomik-siyasal gerçeğin tam merkezinde duran bir göstergeye dönüşmüştür. Her tartışma dönemi, ekonomik yönetişimin zayıflığını yeniden görünür kılmakta; toplumun yaşam standardı ile siyasi karar alma süreçleri arasındaki kopukluğu açığa çıkarmaktadır. Enflasyonun yüksek seyrettiği, kamu maliyesinin tüketim ve ithalat bağımlılığıyla sıkıştığı bir yapıda, ücret artışlarının hayat pahalılığını dizginlemesi mümkün değildir.

İşte tam bu noktada, toplumun ekonomik gerçekliği ile siyasi yönetimin performansı arasındaki fark daha da belirginleşmektedir. Ekonomi yönetilebilir olsaydı, asgari ücret bir kriz başlığı haline gelmez, aksine sosyal devlet politikasının doğal ve istikrarlı bir parçası olurdu. Ancak yönetilemeyen ekonomi, asgari ücreti bir tür politik çatışma alanına dönüştürmüş ve toplumun yaşam kalitesinin temel ölçütü haline getirmiştir.

Böyle bir ortamda siyasi sorumluluk nettir.
Ekonominin gerçek sahipleri olan bireylerin yaşam standardını yükseltecek, fiyat istikrarını sağlayacak ve kamu maliyesini güçlendirecek bir irade ortaya koymak.
Ne var ki uzun süredir görülen pratik, bu sorumluluğun ötelenmesi ve sorumluluğun toplumun üzerine bırakılmasıdır. Bu nedenle bugün yaşanan ekonomik tablo, yalnızca yönetim zafiyetinin değil; aynı zamanda siyasi iradenin tercih ettiği yönün de bir sonucudur.

Ekonomik Gerçeklik ile Siyasi Sorumluluğun Kesiştiği Yer

Bugün Kuzey Kıbrıs’ta yaşanan ekonomik tablo, kendiliğinden ortaya çıkan bir kriz değildir. Enflasyonun yükselmesi, hayat pahalılığının kontrol edilememesi, alım gücünün erimesi ve asgari ücretin halkın refahını koruyamaması; ekonomik koşulların doğal akışından değil, yönetilemeyen politikaların bir sonucundan ibarettir. Toplum, kötü yönetilen ekonominin yükünü her alanda hissetmekte, bu yük hem günlük yaşamı hem de siyasal tercihleri belirlemektedir.

Asgari ücret artışlarıyla yaratılan refah görüntüsü, gerçekte yaşanan kaybı gizleyememektedir. Ücretler yükselirken fiyatların daha hızlı artması, toplumun gelir seviyesini değil, yalnızca kaybının yüzdesini belirlemektedir. Böyle bir ortamda asgari ücretin tartışılması, ekonomik bir meseleden çok, yönetimin kapasitesini sorgulayan siyasal bir göstergeye dönüşmüştür. Asgari ücret doğru belirlenmediğinde ve hayat pahalılığı denetlenmediğinde, toplumun ekonomik güveni kırılmakta, bu kırılganlık da politik alanda doğrudan yansımasını bulmaktadır.

Gerçek olan,
Ekonomiyi yönetemeyen siyasi tercihler, toplumu yoksullaştırmakta; yoksullaşan toplum, siyasal güven duygusunu kaybetmekte; bu kayıp, sandık davranışını belirleyen bir temel dinamiğe dönüşmektedir. Bugün yaşanan krizin sorumluluğunu özel sektöre ve emekçiye yüklemek ise ekonomik bilime aykırı olduğu kadar siyasi açıdan da gerçekçi değildir. Devletin mali disiplin sağlayamaması, üretimi güçlendirememesi, yapısal reformları hayata geçirememesi, toplumun üzerine sorumluluk yükleyerek telafi edilemez.

Bu nedenle çözüm, ücret artışlarını popülist bir araç olarak kullanmak değildir. Çözüm; fiyat istikrarını sağlayan, kamu maliyesini güçlendiren, üretim kapasitesini artıran ve ekonomik bağımsızlığı hedefleyen gerçek bir ekonomi politikasının uygulanmasıdır. Toplum, ancak bu şekilde nefes alabilir ve geleceğe dair güvenini yeniden kazanabilir.

Sonuç olarak, asgari ücret tartışması yalnızca bir gelir tartışması değildir.                            Bu tartışma; toplumun yaşadığı ekonomik gerçekliği, devletin yönetim kapasitesini ve siyasal sorumluluğun nereye ait olduğunu açık biçimde göstermektedir. Ekonomik refahın sağlanmadığı bir ülkede siyasal istikrarın kalıcı olması mümkün değildir. Ve yaşam standardı her gün biraz daha gerileyen bir toplumun özgür ve sağlıklı bir tercih yapabilmesi de giderek zorlaşmaktadır.

Gerçek değişim, ancak yönetilebilen bir ekonomi ve toplumun yaşam kalitesini önceleyen bir siyasi iradeyle mümkündür. Aksi halde her asgari ücret dönemi, aynı kısır döngüyü yeniden üretmekten öteye geçmeyecektir.                                                                                                    

Mahmut Kanber                                                                                                                                                     Siyaset Bilimci / Yazar                                                                                          [email protected]

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir