YAŞAMAK MI? ÖLMEK Mİ?

Şimdi yaşadıklarımı anlatma zamanı…

Uzun bir yazı olacak. Belki okurken yorulacaksınız. Ama ben bunları yaklaşık bir ay boyunca yaşadım.

Ve bugün hâlâ nefes alabiliyorsam, bu hikâyeyi anlatmam gerektiğine inanıyorum.

Yaklaşık bir ay önce Türkiye’ye gezmeye gitmiştim.

Bir öğle vakti göğsümde başlayan ağrı ve kolumdaki uyuşma bana bir şeylerin yolunda olmadığını açıkça söylüyordu. Daha önce kalp rahatsızlığı yaşamış, stent takılmış biri olarak bunun kalbimle ilgili olabileceğini anladım.

Eşimle birlikte hemen Adana Yüreğir Devlet Hastanesi Acil Servisi’ne gittik.

Ve benim için akıl alması gerçekten güç bir süreç başladı.

Acil serviste muayene olabilmem için önce ücret ödememiz gerektiği, dekont olmadan muayene yapılamayacağı söylendi.

Ben göğüs ağrısıyla acile gelmişim.

“Kimliğimi bırakayım, kredi kartımı vereyim, işlemler göründüğünde ücretini çekin. Şu anda gerçekten bunu mu düşünmem gerekiyor?” diyecek durumdayım.

Ödenmesi istenen muayene ücreti 400 TL idi.

O sırada doktorun odasındayken damdan düştüğü söylenen Suriye vatandaşı bir hasta geldi ve kendisinden 80 TL alındığını gördüm.

Ne düşüneceğimi, ne söyleyeceğimi bilemedim.

Eşim ücreti ödedi.

Kan alınacak…

“Önce ücret.”

Eşim tekrar vezneye koştu.

EKG çekilecek…

“Önce ücret.”

İlaç verilecek…

Yine ödeme.

Ben kalbimde ciddi bir problem olduğunu düşünerek acil servisteyim, eşim ise bir vezne ile diğer işlem arasında koşturuyor.

Üç-dört saat bu şekilde geçti.

Sonunda bana bir şeyimin olmadığı söylendi ve taburcu edildim.

Ama bir şeyim vardı.

Hem de çok ciddi bir şeyim vardı.

## İKİ GÜN SONRA AYNI KÂBUS

Aradan yaklaşık iki gün geçti.

Gece saatlerinde çok şiddetli bir göğüs batması, sırt ağrısı ve kol uyuşması başladı.

Eşim beni tekrar Yüreğir Devlet Hastanesi’ne götürdü.

Ve yeniden aynı döngü…

Ödeme.

Muayene.

Ödeme.

Kan.

Ödeme.

İlaç…

Bu defa sabaha kadar hastanede kaldım.

Sabah poliklinikler açıldığında beni gören doktor durumun ciddiyetini fark etti ve **acil anjiyo şüphesiyle Adana Şehir Hastanesi’ne sevk etti.**

Ambulansla apar topar Şehir Hastanesi’ne götürüldüm.

Acil serviste tetkikler yapıldı ve 5 numaralı gözlem odasına alındım.

Orada benimle benzer şikâyetleri olan bir abiyle tanıştım. O da daha önce kalp krizi geçirmiş ve stent takılmış bir hastaydı.

Bir süre sonra onu anjiyoya aldılar.

Ben ise beklemeye devam ettim.

Saatleri bugün tam olarak hatırlayamıyorum. Ama bildiğim bir şey var:

Göğsümdeki sıkıntı devam ediyordu ve süreç bana inanılmaz derecede yavaş geliyordu.

İlaçlı tomografiye alındım. Ardından bana sanal anjiyo yapıldığı söylendi.

Sonra tekrar gözlem odasına getirildim.

Bekledim…

Bekledim…

Akşama doğru bir hemşireye ne olacağını, ne zaman müdahale edileceğini sordum.

“Abi seni taburcu edeceğiz, kan tahlilleri bir gelsin.” dedi.

Bir süre sonra kan sonuçlarında enzimlerimin yükseldiği söylendi.

Hatta hemşirelerden biri:

“Doktor beye söyleyeceğim, seni böyle bırakmayalım.” dedi.

İçimde yeniden bir umut oluştu.

Fakat mesai değişti.

Yeni gelen hemşire bana **taburcu olduğumu** söyledi.

O an söylediğim şeyi bugün bile unutamıyorum:

“Ben kalp krizi geçiriyorum. Bir saat sonra bana bir şey olursa ne olacak?”

Aldığım cevap:

“Tekrar gelirsiniz.”

“Peki yetişemezsem? Yolda ölürsem?”

Cevap yaklaşık olarak şuydu:

“Yetişmeye çalışın.”

İşte insan bazen öfkelenmekten bile vazgeçiyor.

Çünkü söyleyecek söz bulamıyor.

## 20–25 GÜN BOYUNCA BÖYLE YAŞADIM

Adana’dan ayrıldım.

Artık orada bana yardımcı olunacağına dair umudumu kaybetmiştim.

Ayın 22–23’ü civarında Mersin’e geçtim ve Kıbrıs’a dönmek için hazırlanmaya başladım.

Bu süreçte yaklaşık 20–25 gün boyunca göğüs ağrılarıyla yaşadım.

Artık on adım yürümek bile benim için mesele olmuştu.

Biraz yürüyordum, oturup dinlenmeden devam edemiyordum.

Bedenim aslında bana sürekli bağırıyormuş:

**“Bir şeyler çok yanlış!”**

Ama iki kez hastaneye gitmiş, iki kez eve gönderilmiştim.

İnsan bir noktadan sonra kendi hissettiğinden bile şüphe etmeye başlıyor.

## 30 AĞUSTOS’TA KIBRIS’A DÖNDÜM

30 Ağustos günü, saat 11.30 civarında Girne Limanı’na geldim.

Ne yazık ki o gün hepimizin yüreğini yakan gemi kazasının yaşandığı gündü.

Hatta limanda beni gemiye yetişemeyen son yolcu sandılar.

Ben de şakasını yaptım:

“Yahu daha yeni geldim, zorla geri göndereceksiniz beni.”

Ama bugün düşündüğümde o gün gördüklerim hâlâ gözümün önünde.

Biz de yaklaşık 20 dakika açıkta geminin içerisinde bekledik. Deniz gerçekten çok kötüydü.

Limanda o geminin önündeki kalabalığı gördüğümde, gelirken yaşadığımız denizi düşünerek kendi kendime:

“Bu havada biz bile batacağız sandık.” demiştim.

Bugün de aynı şeyi düşünüyorum: O şartlarda o geminin denize açılmaması gerekirdi.

Hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, geride kalan ailelerine ve sevenlerine sabır diliyorum.

İnsanların böylesine büyük bir acısı varken kendi derdimi birkaç gün daha erteledim.

“Biraz dayan.” dedim kendime.

Ama bedenim artık dayanmıyordu.

## VE ÇARŞAMBA GECESİ…

Akşam çok şiddetli bir göğüs sıkışması başladı.

Oğlum evdeydi.

Gece iki-üç saat başımda oturmuş, uyumamı beklemiş.

Sabah kalktığımda nefes alamıyordum.

Vücudumda uyuşmalar başlamıştı.

Oğluma seslendim:

**“Beni hastaneye götür.”**

Ve hani bazılarımızın sürekli eleştirdiği, beğenmediği **Dr. Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesi’ne** gittim.

Acil servisten içeri girdim.

Beni bir odaya aldılar.

Vücudumdaki uyuşma giderek artıyordu.

O an gerçekten her şeyin bittiğini düşündüm.

Triyajdaki hemşire bana:

“Abi burada bekle, hemen geliyorum.” dedi.

Ve gerçekten hemen geldiler.

İçeri alındım.

İlaçlar başlandı.

Doktor geldi.

Durumumun kötü olduğunu söylediklerini duydum.

Kolum artık tamamen uyuşmuştu.

Konuşmakta zorlanıyordum.

Sonra o cümleyi duydum:

**“Seni acil ameliyata alıyoruz.”**

Sedye geldi.

Beni asansöre doğru götürürlerken bu kez yüzüm tamamen uyuşmaya başladı.

Aklıma eşim geldi.

Telefonumu aldım ve ona:

“Beni ameliyata alıyorlar.”

diye sesli mesaj gönderdim.

Ama düzgün konuşamıyordum. Dilim dönmüyor, kelimeler ağzımdan peltek çıkıyordu.

Doktora:

“Benim yüzüm de uyuşuyor.” dedim.

O an artık ölümün ne kadar yakın olduğunu anlamıştım.

Sonrasını çok hızlı yaşadım.

Ameliyathaneye alındım.

Doktor bana daha önce takılmış olan stentimin tıkandığını söyledi.

**“Açabilirsem açacağım. Açamazsam bypass olmanız gerekecek. Bypass olmamanız için uğraşıyorum.”**

dedi.

İşte o anda insanın yanında ne parası var…

Ne işi…

Ne malı…

Ne mülkü…

Ne de hayatta büyüttüğü kavgaların bir anlamı.

Bir ameliyat masasındasın.

Teksin.

Ve dua ediyorsun.

Bir süre sonra doktor:

**“Balonla açtım.”**

dedi.

İçimden şükrettim.

Ama cümlenin devamı vardı.

**Üç damarım daha tıkalıydı.**

Onlara da stent takılması gerekiyordu.

Ve operasyonun sonunda kalbimde toplam **dört stent** oldu.

Meğer ben günlerdir ölümle yan yana yürüyormuşum.

## SONRA YOĞUN BAKIM…

Ameliyat yaklaşık bir–bir buçuk saat sürdü.

Ardından Kardiyoloji Yoğun Bakım Servisi’ne alındım.

Orada gördüğüm ilgiyi anlatmak gerçekten kolay değil.

Doktorlar…

Hemşireler…

Özellikle hemşire arkadaşların hastalara yaklaşımı, ilgisi, sabrı…

Bir gün yoğun bakımda kaldım. Daha sonra normal odaya alındım.

Toplam dört ya da beş gün hastanede kaldım.

Ve o birkaç gün bana yalnızca kendi hastalığımı değil, başka bir şeyi daha gösterdi.

Biz dışarıdan bakarken kolay konuşuyoruz.

“Niye bekliyorum?”

“Ben acilim!”

“Doktor nerede?”

“Hemşire neden gelmedi?”

diye kızıyoruz.

Bazen bağırıyoruz.

Bazen hakaret ediyoruz.

Bazen karşımızdaki insanların da insan olduğunu unutuyoruz.

Oysa içeride başka bir insan belki ölümle yaşam arasında mücadele ediyor.

Bir doktor ona yetişmeye çalışıyor.

Bir hemşire başka bir hastanın hayatını kurtarmaya uğraşıyor.

Ben bunu kendi gözlerimle gördüm.

Acil servisin önüne çıktığımda gördüklerimi burada kelimelerle anlatmam mümkün değil.

Ama şunu söyleyebilirim:

**Sizin bazen beğenmediğiniz, kızdığınız, hatta ağır sözler söylediğiniz o sağlık çalışanları içeride bir insana daha hayat vermeye çalışıyorlar.**

O insanlardan biri de bendim.

## İKİ KEZ EVE GÖNDERİLDİM…

Türkiye gibi kocaman bir ülkede, iki ayrı başvurumun ardından eve gönderildim.

Ben ise günler boyunca kalp krizi belirtileriyle yaşamaya devam ettim.

Sonunda Türkiye’nin bir şehri kadar bile olmayan ikinci vatanım Kıbrıs’a geldim.

Ve burada bir acil servisin kapısından girdiğim anda kimse bana:

**“Önce ödeme yap.”**

demedi.

Kimse:

**“Dekont nerede?”**

demedi.

Kimse beni bir vezneden diğerine göndermedi.

Bana baktılar.

Durumumu gördüler.

Ve yapılması gerekeni yaptılar.

**Hayatımı kurtardılar.**

Bu yüzden bugün hâlâ nefes alabiliyorum.

Bu satırları yazabiliyorum.

Sevdiklerimin sesini duyabiliyorum.

Çocuklarımı görebiliyorum.

Ve bir sabaha daha uyanabiliyorum.

## YAŞAMAK MI? ÖLMEK Mİ?

Bir ay önce biri bana bu soruyu sorsa belki felsefi bir cevap verirdim.

Bugün cevabını biliyorum.

**Yaşamak…**

Bir nefes daha alabilmek.

Çocuğunun sesini bir kez daha duyabilmek.

Sevdiğin insanlara bir kez daha sarılabilmek.

Sabah gözlerini açabilmek.

Meğer insanın sahip olduğu en büyük servet bunlarmış.

Bu yazıyı Türkiye’deki bütün sağlık çalışanlarını suçlamak için yazmıyorum. Birkaç yerde yaşadığım kötü tecrübeyi koskoca bir sağlık camiasına mal etmek haksızlık olur.

Ben yalnızca **bizzat yaşadığımı** anlatıyorum.

Ve yaşadığım süreçte yapılanların, özellikle ciddi kalp şikâyeti bulunan bir hasta açısından sorgulanması gerektiğine inanıyorum.

Ama Kıbrıs’ta yaşadığım şeyi de hayatım boyunca unutmayacağım.

Başta **Dr. Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesi Kardiyoloji Servisi** olmak üzere;

Beni karşılayan triyaj görevlisinden acil servis çalışanlarına, hemşirelerden doktorlara, ameliyathanede benim için mücadele eden ekibe, yoğun bakım çalışanlarına, servis personeline, temizlik görevlilerine ve hastanenin bütün çalışanlarına…

**Binlerce kez teşekkür ederim.**

Kıbrıs sağlık sistemini hepimiz zaman zaman eleştiriyoruz.

Eksikleri elbette vardır.

Ama insan hayatının saniyelerle ölçüldüğü o anda gördüğüm hassasiyeti, hızı ve mücadeleyi inkâr edersem vicdansızlık etmiş olurum.

Ben onların gözünde belki o gün kurtarılması gereken hastalardan yalnızca biriydim.

Ama çocuklarım için babaydım.

Eşim için hayat arkadaşıydım.

Ailem için İzzet’tim.

Ve benim için…

**O gün kurtarılan hayat, benim bütün dünyamdı.**

Türk doktorlarına ve insan hayatı için gece gündüz mücadele eden bütün sağlık çalışanlarına saygıyla…

**Dr. Burhan Nalbantoğlu Devlet Hastanesi’nin temizlik görevlisinden hemşiresine, doktorundan yöneticisine kadar emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler.**

**İkinci kez nefes almamı sağladınız.**

Bunu hayatım boyunca unutmayacağım.

Allah hepinizden razı olsun.

**İzzet Kılıç**

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir