Doğu Akdeniz’in Gölgesinde: Savaş, Güvenlik ve Ekonomi Arasında Sıkışan Bir Ada

Bazen bir coğrafyayı anlamak için haritaya değil, o haritanın üzerinde biriken gerilimlere bakmak gerekir. Doğu Akdeniz bugün tam da böyle bir alan. Enerji rekabeti, askeri hareketlilik ve Orta Doğu’dan taşan savaş dinamikleri, bu bölgeyi yalnızca bir deniz havzası olmaktan çıkarıp küresel güçlerin kesiştiği bir siyasal zemine dönüştürdü. Bu zeminin tam ortasında ise bir ada duruyor: Kıbrıs.

Kıbrıs çoğu zaman diplomatik müzakereler, çözüm planları ve uluslararası hukuk tartışmaları üzerinden okunur. Oysa bugün yaşananlar, bu çerçevenin çok ötesine geçmiş durumda. Ada artık yalnızca bir “sorun” değil; savaşın, güvenliğin ve ekonominin aynı anda işlediği bir alan. Ve bu alanın en kırılgan,  parçası Kuzey Kıbrıs.

Çünkü Kuzey Kıbrıs, kendi ekonomik ritmiyle hareket eden bir yapı değil. Dışarıda yaşanan her dalga, burada gecikmeli ama daha derin bir sarsıntı yaratıyor. Orta Doğu’da bir savaş başladığında ya da Doğu Akdeniz’de tansiyon yükseldiğinde, ilk anda hayat aynı akıyormuş gibi görünür. Uçaklar iner, oteller doluymuş hissi verir, piyasa kendi rutinini sürdürür. Ama bu görünüm yanıltıcıdır. Asıl kırılma daha sonra gelir. Maliyetler artar, döviz baskısı derinleşir, turizm ve yükseköğretim gibi alanlarda görünmeyen daralma yavaş yavaş hissedilmeye başlar.

Tam da burada, Kuzey Kıbrıs’ın en kritik sorunu ortaya çıkar. Krizin kendisi değil, krize geç reaksiyon verilmesi. Toplum, yaşadığı ekonomik baskıyı bir “alışkanlık” içinde karşılar. Sürekli dalgalanmalara maruz kalan bir yapı, bir süre sonra bu dalgalanmayı olağan kabul eder. Bu durum yalnızca ekonomik değil; doğrudan siyasal bir sonuç üretir. Çünkü krize alışan toplum, krizi yöneten siyasal aklı sorgulamakta gecikir.

Doğu Akdeniz’de güvenlik eksenli politikaların güçlenmesi, Kıbrıs’ı da bu eksene çekmektedir. Ada, giderek bir barış alanı olmaktan uzaklaşıp, bölgesel gerilimlerin bir uzantısına dönüşmektedir. Bunun Kuzey Kıbrıs üzerindeki etkisi ise çok daha ağırdır. Çünkü burada ekonomi, zaten kırılgan bir zeminde durmaktadır.

Turizmde yaşanan daralma yalnızca gelir kaybı olarak okunamaz. Çünkü turizm bu coğrafyada tek başına bir sektör değil; onun etrafında şekillenen geniş bir ekonomik ve toplumsal ağdır. Otellerin doluluk oranı düştüğünde mesele yalnızca birkaç işletmenin zararı değildir. Restoranlar, küçük esnaf, ulaşım sektörü, tedarik zinciri ve yerel üretim bu daralmadan doğrudan etkilenir. Hizmet sektörü küçülürken, ona bağlı üretim kapasitesi de zayıflar; bu durum istihdamın daralmasına, gelir dağılımının bozulmasına ve toplumsal refahın sessizce aşınmasına yol açar. Daha önemlisi, bu süreç görünür bir kriz anı yaratmadan ilerler; hayat devam ediyormuş gibi görünürken, ekonomik yapı içten içe çözülmeye başlar. İşte bu yüzden turizmdeki her gerileme, yalnızca bugünü değil, yarının toplumsal ve ekonomik kapasitesini de aşındırır.

Bu yüzden Kuzey Kıbrıs’ta yaşanan durumu klasik bir ekonomik kriz olarak tanımlamak eksik kalır. Burada daha derin bir yapı vardır. Ekonomi ile siyaset birbirinden ayrılmış değildir; tam tersine iç içe geçmiştir. Bütçe politikaları, mali ilişkiler ve dışa bağımlılık, teknik tercihler olmaktan çıkıp siyasal yönlendirme araçlarına dönüşmüştür. Bu nedenle ortaya çıkan tabloyu doğru tanımlamak gerekir. Bu bir ekonomik sorun değil, ekopolitik bir sıkışmadır.

Kıbrıs’ın iki tarafı arasındaki fark da bu sıkışmayı daha görünür kılar. Güney daha entegre, daha öngörülebilir bir ekonomik yapı içinde hareket ederken; Kuzey dalgalanmaya açık, dışsal etkilere bağımlı bir yapıdadır. Aynı ada üzerinde iki farklı gerçeklik yaşanmaktadır. Bu asimetri aslında doğru bir stratejiyle fırsata dönüşebilir. Kuzey, maliyet avantajı üzerinden farklı bir ekonomik alan yaratabilir. Ama bunun için siyasal bir akıl, kurumsal bir yön ve uzun vadeli bir plan gerekir. Bugün eksik olan tam da budur.

Dolayısıyla mesele yalnızca “ekonomi kötüye gidiyor” meselesi değildir. Mesele, ekonominin nasıl bir siyasal zeminde üretildiği meselesidir. Ve daha önemlisi, bu yapının nasıl sürdürüldüğüdür.

Bugün Doğu Akdeniz’de yükselen gerilim ve Orta Doğu’da derinleşen savaşlar, Kuzey Kıbrıs’ın kırılgan yapısını yalnızca etkileyen dışsal gelişmeler değildir; aynı zamanda bu yapının sınırlarını, zaaflarını ve sürdürülemezliğini açığa çıkaran birer göstergedir. Bu nedenle meseleye yalnızca ekonomik veriler üzerinden bakmak, gerçeğin yalnızca bir kısmını görmek anlamına gelir.

Asıl mesele, bu coğrafyada ekonomi, güvenlik ve siyaset birbirinden bağımsız alanlar değildir. Bunlar aynı yapının farklı yüzleridir. Ve bu yapı, kendi içinde yeniden üretilmeye devam ettiği sürece kriz de süreklilik kazanır.

Bu noktada ihtiyaç duyulan şey, günü kurtaran ekonomik tedbirler değil; bu bütünsel yapıyı okuyabilen, dışsal etkiler ile içsel zaaflar arasındaki ilişkiyi kurabilen ve buna göre yön belirleyebilen bir siyasal öngörüdür. Aksi halde Kuzey Kıbrıs, savaşın doğrudan tarafı olmadan da savaşın ekonomik ve toplumsal sonuçlarını yaşayan bir alan olarak kalmaya devam edecektir.

Ve bugün gelinen noktada açıkça görülmektedir ki; mesele yalnızca mevcut krizi yönetmek değil, yaklaşan daha derin kırılmaları öngörebilmektir. Çünkü bu coğrafyada asıl farkı yaratan, krizi yaşayan değil, krizin yönünü okuyabilen siyasal iradedir.

  Mahmut Kanber

Siyaset Bilimci Yazar

[email protected]

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir